Odun pazarı / ESKİŞEHİR
1994 / Güz
Güneşin akşam karanlığına gömüldüğü bir gündü…

Mavi pencerenin önünde elinde geçmişten kalma eski püskü her yeri tozlanmış olan kitabını raftan alır insan gibi davranarak onunla baş başa otururdu. Pencereden dışarıyı izlerken bazen dalıp gider bazen de çok sevdiği ‘Geçmişten Kalan İzler’ kitabını okurdu. Bir elinde her zaman not tuttuğu, babasının ona hediye ettiği dolma kalemini de hiç yanından ayırmazdı. Onun buğulu dünyasıydı kalemi, bazen melankolik halde bazen ruhsuz dünyanın içinde kendini hayal eder, bazen de hayallerine farklı dünyaların kapılarını açarak not alırdı. O, mavi panjurlu evin yalnız çocuğuydu.

Bitmez tükenmez hayal gücü ona romantik dünyanın siyak beyaz perdesini renkli hayatlar dünyasını açar, içindeki karanlık bir anda mavi ışığın yansımasında kaybolurdu. Alışılagelmiş yaşam tarzından çok sınır tanımaz bir hayatı istiyordu. Hayatı siyahtan öte gitmediği için her an kafası içinde rengarenk düşüncelere bürünerek gözlerinin gördüğünü hayal eder onu denizdeki mavi ışıltının bir yerlere alıp götürdüğünü söylerdi. Ama nereye gittiğini göremiyordu çünkü her yer karanlık ve ulaşılması zor engeller hep karşısına çıkıyordu. Onun gözleri görmüyordu, sessiz dünyanın sesini bazen işitir bazen de kulaklarıyla görürdü.

Kendi küçük dünyasına sıkışmış bir halde her günün yeni bir başlangıç olacağını kendi kendine söyleyerek yaşamına devam ediyordu, yanında en sevdiği, bir an olsun yanından ayırmadığı eşi onun her şeyiydi. Kitabıydı, kalemiydi, yüreğiydi, sevgilisiydi, belki de bir servetti. Eşi, onun için her şeye değerdi, gözleri görmese dahi eşine gülümserdi, onu gülümseten tek insan eşiydi, kalbi sevgi doluydu, bakışları sanki pırlanta gibiydi. Gözlerindeki yanan ateş, eşine ışık saçıyordu. Eşi, psikoloktu, onun ruhsal durumuna derman olan, acılarına tatlı olan, dertlerine derman olan muazzam bir insandı. Bir gün tatil yapmak için yola çıkan bu iki güzel insan gittikleri kamp alanında paraşütle dağın en tepesinden eşiyle birlikte atlayan bu çift tuhaf bir şekilde yere çakılır, o sırada eşi kafasını kayaya çarparak komaya girer, komadan uzun sürede çıkamaz, gözlerini açtığından dünyası başına yıkılır, gözleri görmez. Gözleri gibi ismi de karanlığın içinde kalmıştı;

Onun ismi Feza Poyrazdı.
Karanlığın içinde doğan soğuğun şehrinde hayata gözlerini açan karanlık dünyanın kızıl çocuğuydu o. Annesi onu küçük bir kasabada dünyaya getirmişti. Fakir bir ailenin en küçük çocuğuydu. Sıra dışı bir yaşamı olan Feza, ilk okulu kasabaya fazla uzak olmayan yatalı okulda bitirmiş. Liseyi burs kazanarak gittiği Odun pazarına da bitirmiş. Dersleri oldukça iyi olan Feza, çok çalışkan bir çocukmuş, liseye giderken aynı zamanda çiçekçide çalışan ve çiçek satışlarından elde ettiği azıcık geliriyle okumaya çalışmış. Okula her gün aynı kıyafetlerle giden Feza, yırtık ayakkabılarını Öğretmeninin görmesi istemediğinden ayakkabılarını saklarmış, bir gün Öğretmeni derse girdiğinde Feza’nın ayakkabılarının yırtık olduğunu fark etmiş. O günden sonra Fezaya okuldaki arkadaşları güzel bir ayakkabı alarak hediye etmiş. Feza, bu anı ömrü boyunca hiç unutmamış, not defterine yazdığı anılar arasında hiç unutamadığı bu anısı en güzel anı olsa gerek.

Eşinin İsmi, Efkan Ekim…
Feza, liseyi bitirdikten sonra erken yaşta evlenmek zorunda kalmış, Efkan Ekim, Fezayı çok sevmiş, ona çok değer vermiş. Bu yüzden Feza eşinin üzüntülerine daha fazla dayanamayarak hayatını değiştiren adımı atmış, evlilik yıllarında üniversite sınavlarına hazırlanan Feza Psikoloji bölümünü kazanarak kısa sürede okulu bitirmiş.
Mutlu bir hayatları olan bu çiftin, her yıl gittikleri güzel bir kamp yeri olan yamaç paraşütü alanında hayatları bir kez daha değişmiş. Eşiyle paraşüte bindikten sonra havada takla atan paraşüt, yere sert bir şekilde çakılmış. Feza, kafasını yere çarpmış o günden sonra hayatı karanlığa bürünmüş, rengarenk dünyasının kapıları bir anda kapanmış. Feza’nın görme sorunu eşini çok üzmüş bunalım yaşayan eşi, bir çok uzmandan yardım alarak eşi ve kendisini hayata bağlayan adımları uzun bir zamanda kazanmış.

Efkan bey, eşinin görme sorunu için çalmadığı kapı gezmediği hastane kalmamış ne yazık ki eşinin karanlığını aydınlığa çevirememiş. En sonunda başka çare kalmayınca kasabanın en ıssız yerlerinden birinde küçük bahçeli bir ev alarak orada yaşamaya karar vermişler. O gün bugündür, eşiyle birlikte yaşayan Feza, mavi penceresinden dışarıya bakar ama kimseyi göremez, çok sevdiği kalemiyle notlar almayı da ihmal etmez. Evlerini çok seven bu çift, engelleri aşmanın yolunu birbirlerini severek ve destekleyerek çözmeye çalışmış ve başarılıda olmuşlar.

Eşinin, lisede başladığı günlük tutma serüveni evlenene kadar devam etmiş. Ta ki Karanlığın adı hayatlarını değiştirene kadar. Bir gün Efkan bey evdeki çekmece de küçük bir defter bularak bu defterdeki anıları okumaya başlamış, anıları okurken göz yaşlarını tutamayan Efkan bey bu anıları eşine süpriz yaparak kitap haline getirmiş, kitabın ismini ‘Geçmişten Kalan İzler’ olarak koyan Efkan bey. Bir gün yine mavi pencere de oturan eşinin yanına giderek eşi, Fezaya süpriz yapmış. Kitabı eline alarak ilk sayfasını açmış ve okumaya başlamış eşine kitabı okudukça Feza’nın gözlerindeki karanlık, yıldızlardan dökülen ışıltılar gibi bir an da parlamış. Feza çok mutlu olmuş. Babasından kalan dolma kalemle kendi kitabına şöyle bir not düşmüş, ‘Bir gün geçmişi aradığında karanlıkta kalırsan, aydınlığa çıkmak için mavi pencereyi düşün’ yazmış.

“Ufuktaki karanlık bazen beyaz bazen mavi görünür, siz nasıl bakarsanız öyle görürsünüz”
Sağlıcakla Kalın…
