ALACA

Günyüzü / ESKİŞEHİR

1996 / Mayıs

Bir hikayeydi geldi ve geçti…

Hayatın karmaşası içinde gidip gelen varlığımız, soyut dünyanın girdabından ilerliyor. Bu girdabın içinde küçük bir kız çocuğunun sizlere anlatacağı bir hikayesi var:

Hızlı bir şekilde merdivenlerden iniyordu,

Elinde beyaz renkte bir mektup vardı,

Hemen mektubu postaneye götürmesi gerekiyordu o kadar heyecanlıydı ki mektuba pul yapıştırmayı unutmuştu,

Bir an irkildi ve hızlı adımlarla tekrar evin yolunu tuttu. Hızlı adımları birden bırakarak koşmaya başladı,

Merdivenlerden soluk soluğa çıkarak evin kapısına kadar geldi,

çantasından evin anahtarını çıkartarak kapıyı açar açmaz kendi odasına yöneldi, çekmedeki poşetten pul alarak hemen zarfın üzerine yapıştırdı.  Çantasını alarak kapıyı kilitledikten sonra merdivenlerden yavaş adımlarla inerek  postaneye doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Postaneye ilerlerken, babasının ona verdiği kutunun içindeki günlük aklına geldi. Bu günlük dedesinden babasına kalmıştı, birgün babasıyla bahçede dolaşırken, babası ona geçmişte yaşadığı deneyimlerinden bahsetmişti. O sırada kendi babasından kalan günlüğü bir anda hatırladı.

Kızının bir anda elini tutup evine dönen baba, merdivenlerden çıkarak evin çatı katında bulunan büyük ahşap kutunun içindeki günlüğü bularak kızının yanına indi. Kızına bu günlüğün ne kadar değerli, ne kadar önemli olduğunu anlattı. Bir an aklından geçen bu anı onun gülümsemesine neden oldu, gerçekten de babasıyla yaşadığı o günü hiç unutmamıştı çünkü o gün onun için çok özel bir gündü. elindeki mektubu, postanenin önüne geldiğinde bir kez daha postalamak için düşündü.

Emin değildi, bir yandan da geçmişiyle yüzleşmek, geçmişinin ona ne kadar değer kattığını görmek istiyordu. evet karar vermişti sonunda mektubu gönderecekti. Postaneye girdi ve son defa mektuba baktı ve ağlamaya başladı. O an çok duygulanmıştı, zaten çok duygusaldı. Sonunda mektubu göndermişti.

Eve geldiğinde hala ağlıyordu, çok hüzünlenmişti. Pişman mıydı, hayır. Vazgeç memeşti, gece gündüz tam bir ay mektubu göndermekte kararsız kalmıştı, bazen postanenin önüne geliyor, postaneye girmeden tekrar eve dönüyordu, bunu sürekli yaşadı. Bir gün, yine çok yorulmuştu, gecenin geç saatlerine kadar çalışmıştı. Aniden bastıran uyku ona hayal dünyasının kapılarını açacaktı. Sabah uyandığında rüyasını tam olarak hatırlayamadı fakat mavi, beyaz, yeşil ışıkların olduğu bir gökyüzünü hatırlıyordu. Gökyüzünde bir masa ve sandalyenin olduğunu arkasında dev bir kitaplığın olduğunu unutmamıştı. Bu kadarını hatırlıyordu.

Kendine geldikten hemen sonra  lavaboya gidip yüzünü yıkadı ve gerçek hayata döndü. İçsel konuşmayla mektubu gönderdiğine hala inandıramadı kendini. Kafası hala mektuptaydı. Geri dönüşü olacak mıydı, bilmiyordu. Sonucu iyi mi yoksa kötü mü olacaktı emin değildi.

Onun ismi, Alaca Alçindi.

Henüz 25 yaşındaydı.

Küçük yaşlarda başladığı hayat öyküsü, kendi yazdığı kısa hikayelerle onun hayatının uzun bir hikaye olmasına yol açmıştı. Bekardı, küçük mutevazı bir evi vardı, sade ve şekilsiz. Evin içi beyazdı, saflığı ve huzuru simgeliyordu. Tuhaf eşyaları vardı, özellikle kendi odasında bulunan büyük atlı tablonun altında ki heykel çok etkileyiciydi, rengi maviydi. Onun sıra dışı, herkesten farklı oluşu antikacıdan aldığı küçük heykellerdi. Heykel koleksiyonu vardı birde en çok sevdiği şey sahapçılardan aldığı eski, püskü kitaplardı.

Sahapçılara gitmeye babasıyla gitmeye küçük yaşlarda başlamıştı, babası kitap kurduydu. Çok okur ve çok yazardı. O bir senaristi. Alaca da , babasının ona hediye ettiği bu değerli zenginliği boşa gidermemişti. Yaşı büyüdükçe bolca kitap okumaya başladı. Babasıyla birlikte yaşayan Alaca, günler geçtikçe kendi benliğini bulmaya başladı, kendi hislerine boyun eğmeden, samimiyetle, iradesiyle çırpındığı küçücük odadan çıkarak, rüyasında gördüğü o  karmaşık ışıkları hatırladı ve hayatında yeni bir başlangıç için yeni yollar aramaya başladı.

Bu yollardan birisi, kısa hikayeler yazmasıydı. Babasının onu birgün yanına çağırıp, dedesinin günlüklerini okuması, geçmişinde yaratılan izleri tekrar hayalinde yaşatarak canlandırması onun önünü açan bir kıvılcımdı sanki. Kısa kısa öyküleri okul yıllarında da sürdürmüştü, babasının ona kattığı kitap okuma alışkanlığı zihninde kurguladığı bir kelimenin hikaye olmasını sağlamıştı. O, bir hayal gücü kraliçesiydi. Kafasında o kadar çok kelime vardı ki bu kelimeleri hemen kalem alıp yazmak istiyordu.

 Bir çok hikayeyi bu şekilde düşünerek ve vazgeçmeden, kendine güvenerek, başarma duygusunu iliklerinde yaşayarak yazdı. Hiç bıkmadan, saatlerce bir kelime üzerinde düşünerek, günlerini bu kelimeye vererek yazmaya çalıştı. Küçük odasından dışarıya çıktığı vakitlerde zamanını antikacılarda geçirerek sanki ilham arıyordu. Aldığı küçük heykeller onun bir bakıma hayal gücüne ilham katıyor, heykeller taş olmaktan çıkıp onun zihninde canlanıyordu. Bu süreçte daha iyi mücadele etmeye başlayan Alaca, kendine küçük bir ev tutmuştu. Bu evde tek başına hayatını sürdürecek, mutluluğunu, mutsuzluğunu, sevincini, hüznünü, her anını bu evde yaşamak istiyordu. tabi kide yazılarına devam ediyordu. Üniversiteden aldığı diploma ona sadece çalışmak için bir giriş kapısı olmuştu.

O kendini babasının ve çevreden aldığı yaşantılarla zaten geliştirmişti. Üniversite de tek öğrendiği şey ayrıntılardı. Üniversiteden sahne sanatları eğitimi, kafasında yarattığı hayal gücüyle birebir örtüşmüyordu. Yine de hayatının akışını biraz da olsa değiştirmişti. Eve yakın bir yerde kendine küçük bir atölye kiralamaya karar verdi. Tabi bu atölyenin kirasını ödemek için çalışması gerekiyordu. Bunun için yazdığı kısa hikayeleri, bir dergiyle anlaşıp yayınlaması gerekiyordu ve öylede yaptı. Bir kaç dergiyle görüşen Alaca, kendine saygı duyan, yazdıklarına değer veren karakterli bir dergiyle anlaştı. Böylelikle az da olsa maddi anlamda sıkıntı çekmeyecekti.

Azimle, çabayla, yılmadan, çalışkanlığıyla bir çok işi başarabilmişti. Dergiye haftada bir yazı gönderen Alaca kısa yazılarını iyice geliştirmişti. Yazılarına yeni karakterler ekliyor, onlara yeni senaryolar çiziyordu. Zamanla bir çok yerde tanınmaya başladı. Bunun sonucunda bir çok üniversiteye yazarlık hakkında konuşmacı olarak davet ediliyordu. En niyayetinde bir gün oturduğu apartmandaki evinde yine kısa bir hikaye yazıyordu, hikaye gerçekten çok güzeldi, bu hikayeyle kendini kanıtlayacağına inanıyordu. Çünkü hikaye çok farklıydı, daha önce böyle bir hikayeyi kimse yazmamıştı.

Alaca, bu hikayeyi tam bir hafta da bitirdi. Aklından bu hikayeyi çok tanınınmış bir yayın evine göndermek istiyordu ama bir türlü karar veremedi, kararsızlıklar içinde tam tamına bir ay geçti. Her gün düşündü, düşündü, düşündü… karar vermek zordu çünkü sonucunu kestiremiyordu ve karar verdi, çekmeceden çıkarttığı beyaz mektubun içine yazdığı hikayeyi koyacak bir an önce postaneye gidecek bu mektubu verecekti. Bir an da ani bir kararla dolabını açarak en sevdiği kıyafetleri giydi, hepsi maviye yakın tonlardaydı, hafif beyaza çalan şapkasını takarak evden çıktı.

Merdivenlerden yavaş yavaş indi ve hızlı adımlarla en yakın postanenin yolunu tuttu. Ama unuttuğu bir şey vardı, oda babasının ona anlattığı günlüktü. Yolda yürürken günlükte yazanlar aklına geldikçe heyecanlanıyordu, ama o bir şeyi fark etmişti, geçmiş geçmişte kalmıştı, onun hayatı her şeyden herkesten farklıydı o tekti. Kendi hikayesi vardı ve bunu postaneye götürüp postalayacaktı. İşte o buydu, herkesten farklıydı, sıra dışıydı, özentisiz, kimse  olmayan, kendi olan, gösterişsiz, makyajsız, doğal ve tebessümlü. O, Alacaydı. Kızıl bir çalı kuşunu andırıyordu…

“İradenizi iyi kullandığınızda bir işi yapmanın karar vermekten daha kolay yapılacağını anlarsınız”

Sağlıcakla Kalın…