Positano / Amalfi Kıyıları / İTALYA
09.09.1999 / Sonbahar / Akçaağaçların görsel şöleni
Yerde parlayan cam kırıkları vardı. Işığın yansımasıyla öyle bir parlıyordu ki cam kırıklarına bakınca gözlerim acıyordu. Hava açık, güneş en tepedeydi. Kızıl ve turuncunun birbirine karıştığı hava da birden yer de duran şişenin yansıması beni etkilemişti. 
Kırık cam, öyle bir dağılmıştı ki her yerde irili ve ufaklı parçaları vardı. Bir an aklımdan geçmişte yaşadığım olaylar geldi. Hayal kırıklıkları, ürpertici yaşamlar, sönmüş bir anı ve bitmiş bir yol. O anı yaşamak ve düşünmek hayallerin var olduğunu bilmek heyecan vericiydi. Kafamı bir an da sarhoşluktan kurtardığım bu an da dağların arasında, ürpertici güzelliğiyle insanı mest eden, hayallerin ötesinde güzelliğiyle, ihtişamlı ve gizemli bir kasabanın içinde buluyorsunuz kendinizi. 
Yolları, mozaik taşlarla döşenmiş, siyaha çalan renkleri vardı. Harika bir doğanın, rengarenk oluşumuyla bize sunduğu güzelliklerin etkisiyle, çalkantılı dünyada hayat dolu bir serüvendi buradaki yaşam. Sonsuz ve sakin… Tabiatın güzellikleriyle içinizdeki çocuğun iyimser özelliklerini ortaya çıkartarak cıvıl cıvıl bir ortamda hayat buluyorsunuz. Dünyanız ve kaderiniz doğanın bir parçası, aynı, kırılan cam gibi birbirinden ayrı ve göz kamaştırıcı.

Birbirinden güzel kuşların sesleri, rüzgarın uğultusuyla oluşan ılık ve hüzünle bir müzik. Dağların arasından koşar adımlarla gelen çiçeklerin birbirinden ilginç görüntüsü, ağaçların büyülü yaprakları, kokuları, yerdeki tomurcukların renkleri işte insanı ve insanın iç dünyasını canlı tutan. Sizi siz olduğunuz için kabul eden bir doğa harikası. Amalfi kıyıları, benim için oldukça önemlidir.

Çocukluğumdan itibaren dedemlerin bana bahşettiği bu tutkuyu bende yavaş yavaş öğrenerek kendi çabamla güzel yerlere gelmeye çalıştım. Hala da bu çabaya devam ediyorum. Bir de benim ufacık bir atölyem var, içinde çok özel bir şey var.

Her gün sabah kalktığım da temiz, berrak, yeşilin, maviyle karıştığı turkuaz derinlikte kendimi masmavi sularda buluyorum. Su o kadar güzel ki soğukluğunu tüm vücudumla hissediyorum. Suyun, içimi ısıttığı bu an da derinlere dalarak hayata farklı açılardan bakmaya çalışıyorum. Derinler de o kadar güzel şeyler var ki anlatılmayacak kadar güzel ve gizemli.

Bitkilerin renkleri, kumsal ve canlılar birbirinden özel hepsi. Harika bir dünya, paha biçilemez güzellikte bir dünya. Onları görmek ve keşfetmek, beni gerçekten çok rahatlatıyor ve dinlendiriyor. Bazen de derinlerde birbirinden ilginç eski batıkları keşfediyorum. Keşiflerim sırasında birbirinden ilginç şeyler gözlemliyordum bunlardan en ilginci yeşil bir mücevher sandığının içinde altın renginde olan bir kolye ve siyah, büyük ve ağzı kapatılmış bir şişeydi ve bunun yanında duran muhteşem bir sandıktı

Bunu gördüğümde gözlerime inanamadım. Denizin dibinde yıllar öncesinden kalma harika bir tarihti. Yosunların arasında, yeşil bitkilerin içinde sanki canlı gibi duruyordu. Bu değerli hazineyi ilk bakışta ne yapacaktım, aklımdan ilginç fikirler geçiyordu. Denizin dibinde öylece kala kalmıştım. Sonunda suyun yüzeyine çıkmaya karar verdim. 
Elimdeki sandığı taşırken çok yorulmuştum ama buna değeceğine inanıyordum. Yavaş yavaş kıyıya doğru sandığı çekiyordum. En sonunda çırpına çırpına, bitkin halde kıyaya varmıştım. Elimdeki sandık yosun kokuyordu. Bir o kadar yosun kaplıydı yüzeyi. Değişik bir kokusu vardı, tuhaf ve biraz da küf. Ahşap ve bazı alaşımlardan yapılmış, demir ve paslı bir sandıktı.

Aklımdan bir anda bu sandığın hayat-yaşam ve ölüm arasındaki bir yol olduğu ve bu yolun yaşamımı değiştireceğini umarak sandığı incelemeye başladım. Heyecanlandım ve git gide güzel şeylerin olacağını umuyordum. İlk kez bu kadar tuhaflaşmıştım. Nedenini bilmiyordum ama hislerim hayatımın değişeceğini gösteriyordu. Kahverengi, hafif beyazımsı ve alt kısmı siyahtı.

Tutma yeri kırılmıştı. Elmas ve zümrüt mavisiydi sap tarafı. Tahminlerime göre çok güzel bir kıza aitti. Evli olabilirdi veya yeni evlenecekti belki de gemiden sandığıyla birlikte denize atılmıştı. Gerçekten çok ilginçti, hayat tecrübelerle ve geçmişle – günümüz arasındaki bağla kurulmuş esrarengiz ve bir o kadar da ihtişamlıydı. Sandığı kumsala çekmiştim karşımda uzun yapraklı, uzun kahverengi gövdeli, bir palm ağacı vardı.

Gölgesine büyüleyici sandığı çekerek, açmak için etrafta taşa benzer bir şeyler aramaya başladım. Yine aklıma yerde bulduğum, parçalara ayrılmış kırılmış cam aklıma geldi. Nedenini birden anlayamadım ama herhalde palm ağacının gölgesinin yansımasından kaynaklandığı aşikardı. İçim yine bir anda burkulmuştu, sandığı açmak için bir şeyler ararken sonra aklıma karşıdaki balıkçı barınağına gitmek geldi.
Barınak çok güzeldi, dışardan bakınca palmiye ağaçlarının yapraklarıyla çatısı kapanmış, dört veya beş ağaçtan oluşan kazıklardan oluşmuş direkleri vardı. Yanlarında ise saz kamışları vardı. Oldukça güzel ve rüstik bir yapıya benziyordu. İçeride kimsecikler yoktu o sırada etrafa bakınarak aradığım şeyi buldum. Balıkları toplamak için ağlar vardı, ağların yanında ağ örmeye yarayan bir iğne ve küçük bir makas vardı. bunları sandığı açmak için işime yarayabilirdi.

Bunları alarak hemen sandığın yanına gittim. Sandığın küflü kilit mekanizmasını iğne ve makas kullanarak açmaya çalışacaktım. Belki hemen açılmayacaktı ama biraz uğraştıracaktı. Kilit kısmıyla baya uğraşmıştım, açmaya çalışırken sandığın içinden seste geliyordu. İçin de gizemli bir şeylerin olduğu kesindi ama ne olduğunu henüz anlayamamıştım.

Sandığın kilidini kırmak biraz zordu ama en sonunda kırmaya çalıştım. Sonunda kilit yerinden çıktı ve sandık açıldı. Gözlerim bir anda açıldı, bir de ne göreyim. Güzel bir gemi maketi. Demir veya buna benzer bir alaşımdan yapıldığı kesindi. Hiç bozulmamıştı rengi kahverengiydi. Yelkenleri kapalı, pencereleri ve yanlarında küçük kayıkları vardı. Bu gemiyi herhalde ahşap ustası veya gemi inşaatından çok iyi anlayan biri yapmıştı.

Ayrıca geminin üzerinde ilginç bir şeyler yazıyordu. Yazım şekli de eski Türklerin kullandığı alfabeye çok benziyordu. Geminin üzerinde “Mare Nostrum olēn longam historiam habet’’ yazıyordu. İlginç bir yazıydı daha önce böyle bir şey duymamıştım. Hemen gemiyi sandığın içine koyarak kıyıdan uzaklaşarak bu yazının anlamını bulmaya çalışacaktım. Kasabaya yürümeye başlamıştım, sandık biraz ağırdı ama yine de içim de ki kıpırtı bana ağırlığı unutturuyordu. 
Kasabaya yaklaşırken sandığı kime götürmeliydim bunu düşünüyordum. İlk önce kime götüreceğimi araştırmalıydım. Büyük olasılıkla tercümana veya eski bir tarihçeye götürüp yazının ne anlama geldiğini öğrenebilirdim. Kasabaya vardığımda sandığı hemen dağın yamacında bulunun kiremit rengi, ahşaptan yapılma eve götürdüm. Ben bu evde kalıyordum.

Harika bir manzarası vardı. etrafı ağaçlarla çevriliydi. Köknar, ıhlamur, meşe, çam ve kayın vs. ağaçları vardı. Ağaçlar o kadar güzeldi ki birde sonbahar olunca hepsi rengarenkti. Yaprakları solmuş, sarımtırak ve al kırmızıydı. Sandığı eve getirip hemen uzman birini bulmalıydım. Sandığı eve bıraktıktan sonra tüm sokaklarda tarihçi ve tercüman aradım.

En Sonunda ara sokakların birinde antikacı buldum, antikacının dükkanı çok eskiydi. Kapısından eski olduğu anlaşılıyordu, antika dükkanın içine girdiğinizde paha biçilemez tarihi değeri yüksek birbirinden ilginç eserler vardı. Etrafta kimsecikler yoktu, bir anda bir ses duyuldu. Alt kattan bir tıkırtı geldi, yukarıya merdivene basarak çıkıyordu sanki.

Evet evet merdiven basamaklarına basıp çıkıyordu. Sanırım merdiven çok eskiydi. Bastıkça, gıcır gıcır ses geliyordu. Antikacı yukarıya çıkmıştı. Bir anda konuyu açarak denizden bulduğum sandıkla ilgili hemen konuyu anlatmaya başlamıştım herhalde çok heyecanlanmıştım ondan her şeyi anlatım antikacıya. Antikacı, benimle birlikte dükkandan çıkıp birlikte kaldığım eve doğru gidip antikanın nasıl bir şey olduğunu inceleyecekti.

O da çok heyecanlıydı çünkü daha önce böyle bir şey görmemişti. Eve geldiğimiz de sandıktan çıkan gemiyi gösterdiğimde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Antikacı bunun bir Türk gemisi olduğunu ama yazının latince olduğundan bahsetti. Geminin de savaş zamanından kalan güzel bir hediye olduğunu anlattı.

Bu hediye çok nadir olarak verilen önemli hediyelerden biriydi. Bu hediye ve üzerindeki yazıdan anlaşılacağı gibi MÖ 6. yüzyıl civarında İtalya’da ortaya çıkmış ve Fenike, Yunan ve Etrüsk yazılarının bir karışımından oluşmaktadır.

Bu hediye büyük ihtimalle ulu Önderimiz Atatürk’e hediye edilenler arasındaydı. Savaş yıllarında liderler birbirinden güzel hediyeler yaptırırlar, komutanlara ve paşalara verirlerdi. Atatürk’te bunlardan biriydi. Sonunda gizem çözülmüştü. Heyecanım yerini çocuksu bir gülümsemeye ve güzel duygulara bırakmıştı.

Gemi gerçekten çok güzeldi, rengi ve yapılış amacı beni cezbetti. Özellikle işçiliği ve o yıllardaki zanaatkarlar oldukça kaliteliydi. Amalfi kıyılarında denizde dolaşırken birbirinden ilginç şeylerle karşılaşabilirsiniz. Harika bir duygu ve anlatılmayacak kadar gizli ve tılsımlı.

“Merakınla adımların hep sessizce yürür, her keşif ve tılsımın sana yeni ufuklar açar; bilginin ışığı da yolunu aydınlatır.”
Sağlıcakla Kalın…
