ÇANAKKALE / Assos (Behramkale)
2026 / Ocak / kış
Sert rüzgarlı ve ayazlı bir gün

Bugün, yanıma geldiğinde her şey değişmişti, düşünceler ve hayatlar. Beni, gördüğünde nasıl biri olduğumu anladığını pek sanmıyorum. Uzun yıllardır böyle bir hisse kapılmamıştım, belki de yaşadığımız bu süreç içerisinde aklıma gelen her şey birbirine karışmıştı. Günlerdir çok yorgun düşmüştüm, zihinsel olarak yaptıklarım beni yormuştu. Yaşadığım olayların ve düşüncelerime etkisi altında ezilmeye başladığımı hissettim. Zihinsel düşüncelerim bu nedenle birbirlerini etkilemişti.

Belki de zamansal hata yaptım, zaman yenik düştü vücudum. Yaşamak zor, hayatı anlamak zor, hayatta kalmak daha da zor. Yarını bu yüzenden sevmiyorum. Zihinsel düşüncelerimi, benliğimi, davranışlarımı değiştiriyor. Zaman, çok değerli, öğrendiğimiz birçok şey zamana yenik düşüyor, geçmiş, bugün ve gelecek üzerinde zihinsel olgularımız gidip geliyor. Hayatımda birçok şeyle karşılaştım, bunların yarısında fazlası beni etkileyen önemli gelişmelerdi. Etkisi altında bulunduğum bazı zamanlarda bu sürecin bir parçasıydı. Bunları yaşarken, tutkularımdan, inançlarımdan, yaşamımdan o kadar çok korkuyorum ki, her an her şeyin olacağını ve bir anda değişime gideceğini hayal ediyorum. Herhalde sabırsızım belki de kararsızım ama bir gün her şeyin bir şekilde gün yüzüne çıkıp değişeceğine inanıyorum.

Hayat, gördüklerimizi fark ettiğimiz de, yarını algılayabildiğimizde, bize değer kılan neyse o işareti yakalayabildiğimizde canlı oluyor. Ben, kendimi çok özel hissediyorum çünkü zaman beni yaratmış, herkesten farklıyım, kendi özelliklerim ve yarattığım farklı fikirlerim var. Ben çok özelim, geçmişin ve geleceğin, sakladığı düşüncelerin bir türeviyim. Bugün de öyle ama anı yaşarken, farklı duyguların peşinde olduğunuzu anımsadığınızda, hayatınızın ne kadar gerçek olduğunu anlıyorsunuz. Ben bunları yazarken, masamda bir tane eski retorik bir radyo, sesi aynı taş plak gibi çok sade ve pürüzsüz. Dinlediğiniz de duygularınız hemen netleşiyor, sözlerin ve ihtişamın, beyninizde oluşturduğu ürperti hemen yazıya dökülüyor. Hayat, zaman ve ses.

Kendinizi bu üçgenin içinde buluyorsunuz. Benim en çok sevdiğim şeylerden birisi sahilde deniz kokusu eşliğinde ahşap bir masanın yanında duran eski püskü bir sandalyede keyif yapıp bir fincan kahve eşliğinde sanatımı gerçekleştirmek bunu yaparken de üzerinde hafif buğumsu bir kokuyu içime çekerek yapmak… Sonrası malum, hayal gücünüzün sizi alıp götürdüğü yerler. Defalarca, söyledim kendi kendime, yaşamaya başlarken her zaman kalemin mürekkebini doldur ondan sonra yaşamaya başla dedim işte hayal gücüm böyle başladı, kalemimi her zaman cebimde taşırım ben, hayatın farkındalığını yaşamak için bir not veya geçmişin izlerini mürekkeple yazmak için.

Bazen beyaz sayfa açılır yaşam çizgisine ulaştığınızda, bir de bakmışsınız, sayfa yaşamınızı değiştirmiştir. Siz farkında olmadan sayfa yarısına kadar dolmuştur. Önemli olan sayfalar dolusu yazmak değil, içi dolu, hayata dair bir iz bırakabilmektedir, yaşam felsefesi tam olarak burada devreye giriyor. Benim amacım da burada başlıyor. Hedeflediğim her şey tam burada, bu anda oluşuyor. Yarına dönüp bakmandan, tüm düşüncülerim anı yaşarken kendini bulup davranışlarımı analizden geçirip hayatı yaşamaya başlıyor. Benim yıllardan beri biriktirdiğim tecrübelerim, iki gözlü bir evin tavan arasındaydı.

Yıllardır hiç açılmamış bir sandığın içinden çıkan bu birikimleri, gezdiğim çok güzel yerler de anılar bırakarak, sohbetler ederek, mürekkebi hiç kurutmadan doldurdum. Sonunda sandığı bulmak için çok çabalamıştım ama nerede olduğunu bir türlü bulamamıştım. Bir gün güzel bir ev karşıma çıktı, iki katlı, dış penceresi pancurlu, dışa açılan ahşap bir dekoratif bir süs vardı üzerinde, kapısı o kadar güzel ki iki tane yan yana nergis çiçekleriyle süslüydü. Evin üstünde güzel bir bakır renginden bir çatısı dışı da taştan yapılmış, sütunlu, göz kamaştırıcı güzel bir evdi. Evin içini çok merak etmiştim, içine girdiğimde harika bir tütsü kokusu, ilk başta ürpertti beni, evin salonuna geldiğimde kendimi iyi hissetmeye başlamıştım.

Ürperti yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Salonda, her şey beyaz bir örtüyle kapatılmıştı. Duvarlar da öyleydi. Merakımı gidermek için hemen örtünün birini kaldırdığım da bir de ne göreyim, gözlerime inanamadım. Bir tane büyük eski bir piyano Heintzman & Co. Şirketine ait Afrika Blackwood ağacından yapılmış harika bir sesi olan paha biçilemez, nadir bir parça. Bu piyano, benim hayatımı değiştiren bir figürdü, geçmişti, benim için yaşamdı.

Yaşamımda mucizeler olduysa bu piyano sayesinde olmuştur. Bunu görünce göz yaşlarımı tutamadım, birden hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Aklım almıyor, bir anda her şey gözlerimin önüne gelmişti. Tutkularım, hayallerim, yaptıklarım ve eserlerimi bulmuştum. Sonra, başka bir beyaz örtüyü kaldırdığımda örtünün tozu her yere yayılırken çıkan dumanın altında ne vardı, eskiden kullandığım, dağ kartalı tüyü ve siyak mürekkep şişesi. Muhteşem eserlerimi, bu tüyle yazmıştım, diğer tarafta duvarda duran eski bir aynanın altında komedinin üstünde duran sarı renkte güzel bir gramofon, toz içinde, üstünde taş plak, benim sözlerim ve benim bestelerim.

Taş plağın üstünde aparatı takılı duruyor, ses yok, zaman durmuş. Az ötede, bir tablo üstü kırmızı bir örtüyle kapanmış, duvardan indirilmiş koltuğun üstünde duruyor. Koltuğa yaklaşınca, sadece bir ahşaptan yapılmış yıldızlı bir desen var, sanki 1800lerden kalma padişahların koltuğuna benziyor. Örtüyü kaldırınca bir de ne göreyim, tablodaki portre Atatürk’e ait. Harika bir yağlı boya tablosu. Mavi çelik gözleriyle bana bakıyor ve gülümsüyordu. İçimden o an keşke Atatürk’ü bir kez olsun görebilseydim dedim. Onunla konuşabilseydim, onunla birlikte sohbet edebilmek her şeye değerdi. Evi gezerken, gözlerim acı acı doluyordu.

Diğer bir odaya geçtim, güzel günlerin geçtiği, sıcak sohbetlerin olduğu bu odayı hiç unutmamıştım. Küçük bir şömine, yanında gri renkte gümüş kahve fincanları ve cezve. Diğer taraf, altın sarısı, sürahi vardı. arkadaşlarım geldiğinde onlara şöminenin ateşinde kahve demler, sunardım. Tütsülenmiş kahveyi çok lezzetli bulurlardı. Sohbetlerimiz sırasında yazdığım besteleri anlatırdım, nasıl yazdığımı, hayallerin nasıl oluştuğuna dair keyifli bir gün geçirirdik.

için tutkuydu piyano, yaşam şeklim ve bilincim. Beni ben yapan hayat, tecrübelerime ses getiren, görmeyi ve görebilmemi sağlayan her şeydi. Ben bir sanatçıydım, duvar arasında yitip gitmiş, yıllanmış bir piyanoydum. Sandığın içinde saklanmış, bulunmayı bekleyen bir hayaldim. Ben kendimi tesadüfen bulmuştum. Bazen düşündüğünde, bir şeyler yapabilmeyi becerebildiğinde kendini arar bulursun ya işte o benim.

‘Hayallerini ertelersen, senden bir adım ötede olan insanları gözlerinden bir damla yaş geldiğinde üzülerek izlersin’
Sağlıcakla Kalın…
