KURU BİR YAPRAK

Hallstatt /AVUSTURYA /Alplerin kalbi

09.09.2024

Kış / Buruk bir mevsim

Heybetli ve Görkemli

Masalımsı kasaba da gizemli bir yolculuğa başladığım da yaşamımda olan biten her şey farklılaşmaya başlamıştı. Yolculuğa başlamadan tabi ki de hayallerimin ötesinde bir serüvenin olacağını biliyordum, belki de hissetmiştim.

            Kafamda bir çok soru işareti vardı, neler yapacaktım, nerelere gidecektim, ne yapmam gerektiğini bir türlü çözemiyordum. İlk yapmam gereken şeylerden birisi elime kağıt kalem almak oldu. Sonrasını pek hatırlamıyorum, bir an da düşüncelere daldım ama neler düşündüğümü yazamadım o an kafam da bir çok dönüp dolaşıyordu, herhalde bundan dolayı sersemleşmiştim. Sonrası kendimi elimde bir kalemle uyurken buldum. Uyurken, ıssız bir çölün ortasında sırtımda bir çantayla dolaşıyordum, kafamda bir bere ve elimde fotoğraf makinesi vardı. Çölü gözümün önünde canlandırdığım da öyle güzeldi ki kumu elime aldığımda altın sarısı bir rengi, göz kamaştırıcı ışıltısıyla insanın gözünü yakıyordu. Bir o kadar da dinlendiriciydi.

 Etkileyici güzelliğinin yanında ihtişamlı ve pürüzsüzdü. Hava bazen sıcak bazen de çok soğuktu, vücudum titriyor sonrasında ürpertici bir şekilde terliyordum. Bir yandan da çok susamıştım, etrafta su arıyordum. Çantamdan dürbünümü çıkartıp etrafı incelerken çok uzaklarda küçük bir çocuğun bana yaklaştığını görüyordum. Saçları sapsarıydı, yüzünde hafif bir gülümseme, burnu çok küçük ve inceydi. Alnı düz, kulakları da eski Oğuz Türklerine benziyordu. Hafif alımlı ve bembeyaz bir teni vardı. Gözleri kahverengi ve ayaklarında mantardan yapılan terlikler, üzerinde beyaz bir gömleğe benzeyen bir elbise, altında da bacaklarını kapatmak için bir kumaş vardı.

Yavaş yavaş yanıma geliyordu. Bu gizemli ve tuhaf çocuğun elinde matara gibi bir şey görünüyordu. Yanıma yaklaşırken, dürbünden çevreyi incelemeye devam ettim. Çölde çocuktan başka kimse yoktu. Kimdi bu çocuk, neden yanıma geliyordu? Neden çölde yalnızdı? Çok merak ettiğim sorulardı bunlar. Çocuk, iyice yaklaştı, bana doğru ilerlemeye devam ediyordu. Havanın, rüzgarlı oluşu, yerden kalkan kum tanecikleri ve buğulu toz yüzünden dürbünden  baktığımda  uzağı tam net göremiyordum ama çocuğun geldiğini az da olsa görebiliyordum. Bekledim, bir süre daha bekledim. Çocuk yavaş adımlarla yanıma yaklaştı.

Elinde tuttuğu matarayı bana uzattı. İçinde ne var diye sorduğumda cevap vermedi. Sanki ağzı kapalı, konuşamıyor gibiydi. Elindeki matarayı aldıktan sonra hemen ağzıma dayayarak buz gibi suyun hepsini içtim. Su o kadar güzeldi ki, çok tatlı ve içinde sanki birbirinden farklı çiçek kokuları vardı. Suyu bitirdikten sonra çocuğa baktım. O an kendi çocukluğumu hatırladım, bu çocuk aynı bana benziyordu. O kadar çok benziyordu ki bana sanki bir şeyler anlatmak istiyordu ama anlatamıyordu.

 Matarayı, çocuğa verirken bir de ne göreyim, mataranın üstünde kendi ismimin baş harfi ve soyadımın ilk harfi yazıyordu G – M. Bu çocuk bendim, kendi çocukluğumu içimde yaşıyordum. Sanki hayatım bir ayna gibi tılsımlıydı. Çocuk, içimdeki ruhtu, sıcacık bir kalpti, gerçek ve acıydı. Neden ismim matarada yazıyordu, neden çöldeydim, bir anlam verememiştim, mutlaka bir nedeni olmalıydı. Bana bir şeyler anlatmak istiyordu ama sadece gözlerime bakıyordu.

Gözlerine baktığımda o bakışlar öyle yaşlıydı ve bir o kadar da akarsu gibi berrak ve kayaların o muhteşem rengine çalan gözleri vardı. Bir an koltukta uyurken irkildim, dışarıdan bir ses geldi, eğilip pencereden baktığımda sokak müzisyenlerinin hoş, güzel sesi beni uyandırmıştı. Uyandığımda sarhoş gibiydim, ılık, rahatlatıcı bir duş aldım. Giyindikten sonra evden çıktığımda karşı sokakta bulunan sade, dikkat çekici dekorasyonu olan kafeye girip likörlü sade bir kahve istedim.

Kahve içerken, aklımdan geçen ilk şey huzurlu ve mutlu olacağım bir yerlere gitmekti. Bunu içtenlikle, tüm benliğimle istiyordum. Karar vermem gerekiyordu, nereye gidebilirdim, beni mutlu edecek şey neydi, bunları düşünüp sindirmem gerekiyordu. Kahve içtikten sonra eve gittim, evde dedemden kalma eski bir radyodan Türk sanat müziği açarak hayallere dalarak çantamı hazırlamaya karar verdim, çantama neler koyacağımı önceden düşünmemiştim ani bir kararla her şeyi hazırlamaya başlamıştım. Hazırlık yaparken birden  komodinin tam üstünde duran tabloya bakarak nereye gideceğime karar verdim. Tablo, Avusturyalı bir sanatçıya aitti, pamuk ipliğiyle özenerek yapılmış, ağaçtan düşün kuru bir yaprağı anlatıyordu.

Ağaç, çok eski bir ağaçtı, yaşlıydı ve ürkütücü görünüyordu. Arka tarafında büyüleyici bir manzara vardı, gecenin sisli derinliğinde aynın altında ki siyah gölü aydınlatarak ışıltılı bir hayalete döndüren bir ev, bunun önünde ağaçtan düşün sarımtırak ve hafif açık kahverengi bir yaprak. Evin penceresinden düşen loş, pembemsi ışık, evde birinin olduğunu düşündürüyordu. Garip ve bir o kadar da heyecan vericiydi. Bu  esrarengiz tablo benim bir anda hayatımı değiştirdi. Gideceğim yer, anlık bir tabloyu incelerken karar vermemde yardımcı oldu. Çantamı hazırladım, eşyalarımı aldım, tüm yaşamsal olarak kullanılacak eşyaları özenle seçmiştim. Artık yola çıkma vakti gelmişti. Aklıma gelmişken bazen, koltukta uyurken çöldeki rüyamı düşünüyorum. Şuan ama çok huzurluyum, yola çıkıp güzel bir kasaba da geçmişte kaldığım yerden devam edeceğim.

Kasabanın ismini merak ettiğinizi biliyorum, Hallstatt /AVUSTURYA Alplerin köyü, Alplerin hafızanıza kazıdığı muhteşem güzellikteki ormanlardan oluşan, yeşilin ve mavinin sımsıcak etkisiyle bir birine karıştığı egzotik bir kasaba. Eşyalarımı topladıktan sonra havaalanına gidip uçağı beklemeye başladım. Uçağın kalkma saati yaklaştıkça kalbim küt küt atıyor, geçmişimi tekrar yaşamak, geçmişimle yüzleşmek beni her şeyden arındırılmış hissediyor. Saat geldikten sonra, Uçağa binince, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum ama gerçekleri görmek beni duygulandırıyordu. Bu duygudan kendimi arındırmalıydım. Çünkü karmakarışık bir dünyanın kapıları açılmıştı.

Havaalanına geldiğimde ilk işim otobüse binmek oldu.  Avusturya’nın güzel ve çiçek kokulu yollarında giderken  geçmişe nazaran bu ülkenin çok değiştiğini fark ettim.  Evlerin değiştiğini, kasabaların ne kadar güzel ve sakin olduğunu gözlemledim. Hemen eşyalarımı almaya gidip Hallstatt’a doğru yola çıkacaktım. Çok güzel bir kasabaydı Hallstat. Burada geçmişte yaşamıştım, şimdi yaşamanın nasıl bir şey olacağını merak ediyordum.                                                                        Küçük bir çocukken, Hallstätter See  kıyı şeridinde yürüyüş yapardım. Oyun oynamayı ve balık tutmayı çok severdim. Özellikle büyük dedemle balık tutmaya giderdik, beraber sabah güneş doğmadan yola çıkar, akşama kadar balık tutartık. Tuttuğumuz balıkları da eve götürüp evde kızartıp yerdik.

Güzel ve sevimli bir ailem vardı. Evimizde bu küçük kasabanın sahil kenarında müstakil, büyük bir bahçeli ve aynı zamanda verandalıydı. İçinde güzel bir şömine ve önünde ağaçlar harika görünüyordu. Kuşları çok severdim, babam ahşap oymacıydı. Bu işlerle uğraşırdı.

Evlerin içine ahşaptan hayal gücüyle bir çok heykel yapardı. Bana da küçük yaşlardan itibaren ahşap sanatçılığını öğretti. El becerilerim ondan çok iyidir. Birlikte güzel vakit geçirerek bir birinden ilginç ahşap figürleri ortaya çıkardık. Bunları da kasaba da sergi açarak tanıtımını yaparak bir çok defa satmıştık.

Fütüristlik çalışmalarımız kasaba da herkes tarafından beğeniliyordu. Bende babamdan öğrendiğim her şeyi kendi çalışmalarımda hayal gücünün bana verdiği olanakları da kullanarak birbirinden ilginç çalışmalara imza atmıştım. En son yine Hallastat’ a geri döndüm.

Beni buraya tablo çekmişti. İnsan, geçmişini hatırladığında bir gün mutlaka geçmişine ait olduğu yere dönmek istiyor. Bende bunu gerçekleştirmek zorunda kaldığımı hissediyorum. Evin yanında babamın kullandığı atölye de son olarak hiç unutmadığım bir ahşap çalışmam vardı, bu çalışmanın üstünü beyaz bir örtüyle kapatıp atölyeden uzaklaşmıştım.

Şimdi kaldığım yerden etmeliyim, bu ahşap o kadar narin ve paha biçilemez, koltukta uyurken, gördüğüm rüyadaki sarısın çocuğun yaptığı el becerisi ve hayal gücüydü bu kişide bendim. Ahşaptan kendi heykelimi yapmıştım.

 Rüyamda, geçmişten kalma günlerin izleri vardı bu yüzden Avusturya beni yine çekti aldı götürdü bir yerlere. Sanatıma devam etmek zorundayım, vazgeçemediğim baba yadigarı, öğreticilik beni bambaşka bir kişiliğe büründürdü. Karakterim bu yönde ilerledi. Önceki yıllar da Ege’nin güzel kasabalarından birinde yaşamıştım.

Kasabanın ismini artık pek hatırlamak istemiyorum. İnsan kendini bulduğu yerde hayat bulduğu mekanda kendini gösterip hayata tutunarak yaşamalı. Bu yüzden nerede mutluysa gerçek hayat onun için orasıdır. Size heykelin ismini söylemeyi unuttum, heykelin ismi de Günce Mangalaydı…

“Çocukluğunuz bilinç altınızda ki anılarla doludur. Güzel anılar sizi nereye götürürse o yola gidin.”

Sağlıcakla Kalın…