Uummannaq Kasabası /Grönland
19.07.1881
Güz / Eylül
Gramafon,
Hafif bir yağmur,
Sessiz bir müzik,
Camdan akıp giden su tanecikleri,
Ahşap bir masa,
Gaz lambası,
Loş bir ışık
Kamara,
Güz ayına başlarken, buruk ve hüzün, yol ve sonsuzluk…

Bütün bunlar bana ne ifade ediyor bir türlü anlamıyorum. Hatırladığım kadarıyla kamaranın içinde yolculuk yapıyordum, saatin kaç olduğunu ve nereye gittiğimi bilmeden yorgun bir halde trene bindiğimi, birilerinin trene sanki zorlu bindirdiğini hatırlar gibiyim. Gözlerim de bir perde nahoşluk var vücudum da o kadar halsizim ki, tuhaflığın içinde etrafımı izliyorum ama hiçbir şey anımsamıyorum. Bir ses, sessiz ve sade kulaklarım da yankılanıyor, tren o kadar hızlı gidiyor ki yağmur damlacıkları cama vurdukça çıkan ses içimi ürpertiyor. Korkuyorum, heyecanlanıyorum, yalnızım, karamsarım, düzgün düşünemiyorum, gecenin simsiyah karanlığı içinde acımasız bir yolcuktayım. Geçmişte, neler oldu, neler yaptım, nerelere gittim, şuan hiçbir fikrim yok. Nahoş vücudum, beni nereye götürüyor bilmiyorum, uyku halindeyim, gözlerimi bazen açıyorum bazen kapatıyorum etraf bulutlu, bembeyaz bir görüntü var önümde düşünmeye çalışıyorum, bazen masa üstünde bir daktilo bir de güzel bir aile resmi görüyorum.

Hayal meyal hatırlamaya çalışıyorum. Trenin raylarda hareket etmeye devam ediyordu. Gözlem, bir anda kapandı, sabaha karşı, dirençsiz vücudumu bir hışımla ayağa kaldırdım, gözlerimi ellerimle ovaladım, hafif gün ağarmaya başlamıştı, kamaranın camından dışarıya baktığımda buğulu gözlerimle hala yağmurun devam ettiğini gördüm. O kadar güzel yağmur görmemiştim. Bir an da pencereyi açarak yağmur kokusunu içime çekmek rahatlamak istedim. Dağların arasından geçerken mis gibi havanın içimde yarattığı duyguya kapılarak yolculuk bittikten sonra ne yapacağı düşünmeye başladım.

Ama geçmişte yaşadıklarımı hiç hatırlamıyordum. Belki bir şekilde hatırlayacaktım o anı sabırsızlıkla bekliyordum. Yağmur beni hep hayallere daldırır, o hayallerin gerçekleşmesini isterdim ama her zaman bir sorun çıkardı hiçbir zaman sorunları bir türlü yenemedim. Temiz havayı son kez içime çekerek kamara camını kapatarak masanın arka tarafında bulunan resme baktım, tablodaki bu resim o kadar etkileyiciydi ki kuzey de karların içinde eski püskü kıyafetler giymiş yüzü kar yanığı olan bir adamın resmiydi.

Adamı dikkatle incelediğimde alnı geniş, yüzü sarımtırak, elmacık kemikleri çıkmış, yanakları al, iri gözleriyle ışıl ışıl parlayan akarsudan su içiyordu. Akarsuyun yanında yaprakları dökülmemiş büyük gövdeli çınar ağacı vardı. Yüzü yanık olan bu adamın bir de küçük bir heybesi vardı, herhalde gezgindi. Fotoğrafa o kadar dalmıştım ki sabah olduğu bir an aklımdan çıkmıştı. Sabah hava aydınlanmaya başladığında gaz lambasından yayılan loş ışığın yavaş yavaş kaybolduğunu anımsadım. Kendime yavaş yavaş gelirken, yatağından üzerinde duran küçük dolabın içinden çantamı çıkartarak içinden not defterimi aldım.

Not defterimde bir şeyler yazıyordu ama ne olduğunu anlamıyordum. Yataktan aşağıya bakınca masanın üzerinden duran daktiloyu fark ettim. Herhalde uzun bir yolculuk beni bekliyordu, bu yolcuğun nasıl geçeceğini neler olacağını, neler yapacağımı şuan için düşünemiyordum. Yataktan kalktıktan sonra merdivenden aşağıya inerek kamaranın içindeki lavaboya giderek aynaya baktım, yüzüm ne hale gelmişti ben bu değildim, bu olamazdım. Çok bitkindim. Herhalde günlerce yolda gibiydim. Hemen güzel bir duş aldım, sonra dolaptan bir şeyler çıkartarak karnımı doyurdum.

Bu esnada hala yağmur yağıyordu. Garipti, sanki yağmur hiç durmamıştı. Masanın hemen önünde ahşap bir sandalye vardı oraya oturdum. Neden ben bu trene bindim, beni kim bindirdi, kamara da daktilo neden var hala anlamadım. Ama şuna çok emindim, önümde bitmeyecek bir yol vardı bu yolu iyi değerlendirmem gerekiyordu. Bir an durdum, aklıma bir şey geldi, trende sanki kimse yoktu, hiç ses gelmiyordu, ne tapırtı nede konuşma sesi. Kamaranın kapısını yaklaştım, kapıyı açmaya çalıştım ama kapı kitliydi kapıyı açamadım.

Sonra hiçbir şey yapmadan beklemeye başladım. Hala vücudumda yorgunluk vardı, bir an gözlerim doldu, ağlamaya başladım. Kendimi tutamadım, sanki küçük bir kutunun içinde hapsolmuştum çünkü nereye gittiğimi bilmiyordum. Öyle bir ağlıyordum ki hıçkıra hıçkıra. Gözlerimde artık yaş kalmamıştı, nedense bağıramıyordum. Susmuştum, bir an tuhaf bir hisse kapıldım, üşümeye başladım, ürkmüştüm, kamaranın kaloriferi yoktu, gaz lambasını kibritle yakarak biraz da olsa ısınmaya çalıştım. Ellerim üşümüştü, şimdi biraz daha iyiydim. Gözlerimi mendille silerek daktilonun karşısına geçtim, bir şeyler yazmalıydım yoksa zaman geçmezdi, tren hızlı bir şekilde hareket etmeye devam ediyordu. Bir an parmaklarım tuşlara giderken durakladım, ben ne yapıyordum, geçmişte ne olmuştu her şeyi düşünüyordum. Ama şu anı unutmak için yazmalıydım. İçimde güçlü bir ses vardı bu ses yazmamı söylüyordu, ne yazmalıydım onu bile bilmiyordum.

Bir yerden başlamalıydım, daktilo tuşlarına bastığımda çıkan ses bana bir şey hatırlattı, daha öncede bir şeyler yazdığımı anımsar gibi oldum. İlk önce bir başlık oluşturmalıydım. Aklıma, “Karanlık Yolcu” geldi. Başlık bu olmalıydı. Evet kesinlikle başlığa bunu yazmalıydım. Heyecanlanmıştım, bu başlık beni anlatıyordu. Hayallerimi, geleceğimi ve kişiliğimi yansıtıyordu. Yazıya başladım, saniyeler, dakikalar, saatler ilerliyordu, tren hızını hiç kesmeden devam ediyordu.

Yazmaya devam ederken, gaz lambasının altında bulunan çekmece dikkatimi çekti, sonra yine yazmaya başladım. Bir kelime yazdıktan sonra tane tane, saf ve temiz cümlelere bir biri ardına dökülüp gidiyordu. Cümleler çok saf ve duruydu, bazen heyecan ve birde içine hüzün girince kelimeler ardı ardına sıralanıp gidiyordu. O kadar hızlı daktilo da yazı yazmışım ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamamışım. Bir an da düşüncelerden sıyrılmıştım, kamaranın penceresinden baktığımda yağmur git gide hızını kesmişti. Gözümü daktiloya çevirdiğimde beyaz kağıtlar her yere saçılmıştı, sayfalar dolusu hikaye vardı.

Tren, yoluna, karanlık yoluna devam ediyordu, sürekli simsiyah tünellerin içinden geçerek sanki içimde ki karamsarlığı yüzüme yansıtıyordu. Hayatım da olup bitenin farkında değildim ama yazdıkça bir şeylerin farkına varıyordum. Yazarken, geçmişimden önemli anlar aklıma geliyordu, kafam da silinmiş olan güzel günler buğulu, bazen koyu bazen renkli olarak canlanıyordu. Tren yolculuğu gibi hayat çok kısaydı, yazılar da öyle, bir gün hayatımın bir anda değişeceğinin farkına bile varamazdım. İşte tam şuanda bulunduğum nokta da trende her şey değişiyor.

Nasıl oldu bilmiyorum ama birilerinin kasabadaki evime gelerek zorla beni alıp götürdüğünü hatırlıyorum. Uummannaq Kasabasında güzel bir evim vardı. o evde kuş seslerini dinler masmavi ve beyaz buzullara bakarak yaşamın, ne kadar kıymetli ne kadar değerli olduğunu anlardım. Burası balıkçı kasabasıydı, en sevdiğim şeyse balığa çıkmaktı, küçük güzel bir kayığım ve büyük bir oltam vardı, hafta sonları dinlenmek amacıyla oltamı alır, buzullara oltamı atar, balık tutardım bu beni dinlendirirdi. Daktiloda bir şeyler yazdıkça geçmişimi yavaş yavaş hatırlamaya başladım.

Bazen, tuhaf olaylar yaşarsanız, bu olaylar sizin karamsar tarafınızı geriye iter ve olumlu taraflarınızı ortaya çıkartır. Bende şuanda onu yaşıyorum herhalde, ani şok ve bir daktilo. Her şeye yeniden başlıyoruz. Tren yolculuğuna devam ederken, içimdeki karanlık yolcu beni bırakmıyordu. Belli, belirsiz şekilde ortaya çıkıyor, beni geçmişimle yüzleştiriyordu. Daktilo benim için geçmiş, yazılarda geçmişe giden yolculuktu, kasaba da çok şey yaşamıştım. Ailem oradaydı, güzel bir ailem ve çok güzel otantik, ahşaptan yapılmış mavi panjurlu içi hayvan postlarıyla dolu çok mütevazi bir evim vardı.

Yazdıkça aklıma geliyordu, babam avcıydı, geyik avına çıkar, vurduğu geyikleri kendi yaptığı kaydırakla eve getirirdi, geyik temizlendikten sonra kafasını samanla ve pamukla doldurur, evin en güzel köşesine asar ve kendiyle gurur duyardı. Babamın ilginç bir çocukluğu ve hayatı vardı. Biraz bende babamı örnek almış gibiyim. Annemse bitkilerle uğraşmayı çok severdi onlara bakmaya bayılırdı, onlarla konuşur, onları dinlerdi, hatta ne konuştuklarını bana anlatırdı. İlginç bir ailem vardı. Bir gün balığa çıktığım da babam da benim birlikte geldi, saatlerce birlikte sohbet ettik, bana artık bu kasabadan ayrılmamı söyledi. Kendi mesleğini yapmamı ve başka bir ülkede yaşamamı istiyordu. Ben buna karşıydım.

Çünkü kasabayı çok seviyordum, oradan ayrılmayı hiç düşünemezdim, benim için önemi çok büyüktü, sevgi ve huzur doluydu. Neden bilmiyorum ama babamın söylediklerini fazlada sorgulamadım. Ama gitme konusunda çok ısrarcıydı. Bir akşam, yorgunluktan uyuya kalmışım. Uyandığımda trenin içindeydim. Gözlerim açık, uzaklara ve çok uzaklara gidiyordum bitmeyen bir yolculuk beni bekliyordu. Mesleğimi gittiğim ülkede yapacaktım, güzel bir mesleğim vardı. Yazılım mühendisiydim. Ama bu mesleği hiç sevmiyordum, en sevdiğim şey bir şeyler yazmak, saatlerce hiçbir şey düşünmeden yazı yazabilirdim. Ben buydum, tasarımcı, kelime mühendisi, hayal gücü sınırsız, her şeyi düşünebilen bir beyin yapım vardı.

Nedense içimde olan her şeyi bir yere sığdırmak ve onu göstermek istiyordum. Amacım buydu herhalde. Bazen kendimi ben bile anlamıyordum. Yazmak benim için bir sanat, sanat eseri, yapılan bir heykelden farkı olmayan bir yaratıcılıktı. Ben yazmak için yaratılmıştım. Daktilo bunun için önümdeydi. Tren yoluna devam ediyordu. Nereye gittiği belirsiz bir şekilde yolcu yoluna devam ediyordu.

Belki sonsuza kadar bu yol hiç bitmeyecekti belki de bir gün son durakta tren durup son garda inecektim. Şu an için bu mümkün görünmüyordu. Yazmak ama sonsuza kadar yazmak istiyordum.
“Sınırı olmadan yaşayarak, hayalleri özgürce gerçekleştirmek yolun sonundaki ışığı gösterir”
Sağlıcakla Kalın…
