Soma / MANİSA
2004 / Eylül
Güzün başladığı, hüznün içinizi burktuğu anlar…

Yine bir gece yarısıydı, kendimi küçük bir kayığın içinde uyur vaziyette buldum. Hava o kadar sakindi ki rüzgarın tatlı uğultusuyla denizin mis gibi kokusu birbirine karışmıştı. Havanın mis gibi kokusu öyle başımı döndürmüştü ki bir an kendimi rüyanın huzurlu dünyası içinde hissettim. Kayığın denizin için de ki sallanışı, içimdeki huzuru bir anda aldı götürdü. Kayık, geçmişte ki tüm heyecanımı aldı götürdü.

Ay ışığının beyaz ışığı altında denize yansıttığı yakamoz öyle güzel görünüyordu ki gözlerim yakamoza bazen bakıyor, bazense yakamozdan gözlerimi kaçırıyordum. Nedenini bilmiyorum ama içimde huzur kalmamıştı artık. Denizin kulağıma fısıldadığı güzel duygular girmiş yerine karanlık, siyah duygular ortaya çıkmıştı. Denizin ortasında kürekleri çekerken hayallerin içinde kaybolduğumu hissediyordum.

Belki bir uğursuzluk belki bir şans, ne düşündüğümü bazen ben bile bilmiyordum. Denizin, soğuk uğultusu bana bir şey söylüyordu, bundan emindim. Duymak için küçük mırıldanmaları dikkatle dinledim ama ne söylediğini anlamadım. Keşke duyabilseydim denizin sesini, bir gün o güzel, hoş, narin sesi duyacağımı hissediyorum. Deniz benim her şeyim. Masmavi huzuru, içimde ki çocuksu duyguları, sevgiyle, aşkla öyle bir ortaya çıkarıyor ki kalbim de o huzuru hissettiğim de her şeyi unutuyorum.

Sanki tüm yaşadıklarım rüya ama ben bu yaşadıklarımın gerçek olduğunu hissediyorum. Kayık, kürek çekmedikçe gitmiyor, ben çektikçe de hızlı bir şekilde suyun akıntısına bırakıyorum kendimi, suyun huzurlu akıntısı eşliğinde ilerlemeye devam ediyorum. Denizin dalgası yüreğimde ki sancıyı tekrar hissettiriyor. Dalga ne kadar şiddetli olursa yüreğimde ki sızıda o kadar şiddetleniyor.

Fırtına çıkmadan, denizden ayrılmayı düşünüyorum bazen, fırtına denizde mi yoksa kafam da bir yerlerde mi anlamıyorum. Ara da sıra da rüyayla, gerçeği ayırt edemediğimi fark etmeye başladım. Ben neden böyleyim, neden hayatım mavi karanlığın helezyonu içinde bilmiyorum. Sanırım, dalgalar aklımı karıştırdı yine. Bazen hayat o kadar acımasız oluyor ki, bindiğiniz kayık bile sizin acınıza acılar katıyor. Huzurlu dünya ya tahammül edemiyor, sizin sanki huzurlu olmanızı istemiyor.

Duyduğunuz garip sesler, dalgaların birbirine tekme atarken ki sesleri, sizi öyle yıpratıyor ki içinizde ki çocuksu aşk bir anda bitiveriyor. Hava hala karanlık, içimdeki kötümser duygunun yansıma gibi karanlık, masmavi havanın denize vurduğu karanlık duygu içinde yavaş yavaş kürek çekerken ilerlemeye devam ediyorum. Sanırım rüzgarın hışırtısı ve soğuk havanın rengi yavaş yavaş tatlı ve ılık bir havaya dönüşüyor.

Kayığın için deki fener karanlığın içine öyle bir kıvılcım saçıyor ki sanki bana içindeki masmavi dünyana yeniden hayat ver diyor. İçimde ki güzel hayat belki bir gün yeniden hayat bulur. Hava’nın siyahlaşmış görüntüsü griye çalarken, kızıllığın yaydığı sarımtrak ışık gözlerimi kamaştırıyordu. Işık hüzmesi yüzüme çalarken , birden irkildim, kayığın içinde öyle bir dalmışım ki rüyayı gerçekle karıştırmışım. Kıyıya yaklaştıkça hayalleri bir kenara atarak küçük kayığımı sessiz, sakin bir o kadar da karamsar maviliğe bırakarak küçük sıradan klübeme ilerlemeye başladım. Dinlenmem gerekiyordu, gecenin tatlı tılsımı beni çok yormuştu. Dinlenmeliydim. Biraz uyuduktan sonra mavi serüvene devam edecektim.

04.04.2004
Ertesi sabah
Saat 07.04
Biliyorum, kayıkta ki adamı çok merak ettiniz, karamsar adamı, dünyası siyahlaşmış adamı…
Benim ismim
Cenker Efil
Madenci – Maden Mühendisi
Saat 00.07 Gece Yarısından çıkarken

Ben küçük bir kasaba da yaşıyorum. Madenciyim. Hayatım karanlığın, siyahın içinde geçiyor. Bu yüzden içimde siyahlaştı. Mavi gökyüzünü az görmekten olsa gerek bilmiyorum ama karanlığı göre göre hayallerimde azalı sanki. Evet dediğim gibi ben bir madenciyim. Kömür madenlerinde her gün çalışıyorum. İşim diğer mesleklere göre biraz daha zor. Çünkü her sabah küçük kızım ve eşimle birlikte kahvaltımı yapar.

Onlarla vedalaşır ondan sonra işime giderim. Her gün neredeyse bu rutini sürdürüyorum. Maden de ki işim bittikten sonra kızımla bazen eşimle birlikte kasabanın biraz dışında bulunan küçük klübemize gider, orada dinlenir, kendi yaptığım küçük kayığıma binerek sakin, bazen de ihtişamlı denizin huzuruna çıkarak ruhumun dinlemesine yardımcı olmaya çalışıyorum. Huzur denizde, denizin derinliklerinde, yeter ki onu anlamaya onu duymakla huzura erişiyorsunuz.

Eriştiğiniz huzur, sizi tekrar güzel ailenize bağlıyor. Ben onlar olmadan hiç bir şeyim. Ailemle birlikte kayığımızla çıktığımız bu hüzünlü bazen de huzursuz yolculuk bizi bambaşka alışık olmadığımız yerlere çekip götürüyor. Madenciyiz biz, baba mesleğinin bize bıraktığı kömür karası ellerimizle kazıyoruz her yeri. Küçük yaşlarda başladık bu işe babamız siyahlaşmış elleriyle bir kuru ekmeği eve getirmek için saatlerce o yorgun kollarını sert taşlara vurarak bizim her gün karnımızı doyurdu.
O bize alın teriyle bir kuru ekmek getirdi. Bizi okutmak için bizi kimseye muhtaç etmemek için her gün çalıştı. Eve her geldiğinde babamın siyahlaşmış gözlerine bakarak bazen ağlar bazen de içimden ağlardım. Ellerini tuttuğumda kömür karası elleri nasır tutmuştu, elleri sertleşmişti. O güzel, narin elleri artık yoktu. Yorgun elleri, bazen titrer, bazen de beni sevmek için elini kaldıramazdı.

Ben onun beni seveceğini biliyordum ama hiç üzülmüyordum. Her gün hayatımız babamın huzurunda devam ederken, karanlığın gölgesi gelip gidiyordu. Yine işten çıktığım güzel bir gündü klübeye yalnız gelmiştim. İçimde ürpertici bir huzursuzluk, korkuyla dolu yürek çarpıntıları vardı. Kayığa binmek istemiyordum ama klübeden ayrılmıştım artık, kayığı bağladığım yerden ayırdım ve denize bıraktım.

İlk kez kayığa tek başıma binmiştim, nedeni belirsiz bu an da kendimi bilmeden kayığın içindeydim. Hava da bir gariplik vardı, güneş batmak üzereydi, sarının gölgesi dağların arkasına kayarken, denize yansıyan buğulu ışık gözden yavaş yavaş kayboluyordu. Sarı güneş aramızdan ayrılırken bana kararmış bulutları bırakıyordu. Ben sakin değildim, hava da öyle. Bir fırtına kopacaktı ama nasıl bir fırtına bilmiyordum. Fırtına kopmadan daldığım rüya bakarken göremediğim hayattı. Bu hayat acımasızdı, babamı hatırladıkça göz yaşlarımı tutamıyordum. Benim hep okumamı istemişti, kömür kokan teniyle hep oku demişti. Bende öyle yapmıştım. Çok çalışmıştım, çok kitap okumuştum, onun bize verdiği emeği boşa çıkartmamıştım. Babam madenciydi, işçiydi, yıpranmış hayatın ona bahşettiği huzurdu. Bense bana sunduğu rüyasıydım. Maden mühendisiydim.

Düşünüyordum da hayat ne kadar garip, uğurlu bir hayatımız geçişte kalmıştı şimdi mühendistim ama yine uğursuz senelerin içindeydim. Çünkü babam yoktu yanımda artık. Belki kayığa bu yüzden binmiştim. Belki de huzur aramak için, kafam karmakarışıktı ne yaptığımı bilmiyordum. Bulutlar iyice birbirine sürtünüyordu, kıvılcımlar her yere ışıklarını yansıtıyordu sanki hava da dans gösterisi vardı.

Kayık sallanıyordu, dalgalar boy boy yukarıya tırmanırken içimde ki uğursuzluk ne olacağını anlamıştı. Bundan kaçış yoktu artık. Dalgın dalgın hayata bakarken son anların ürpertici sıcağıyla denizin eşsiz maviliğinin sonu karanlığın maviye dönüşü olacaktı. Son dalga geldi ve kayığın tam ortasından vurdu, batmıştım. Rüya sona ermişti. Dalgaların arasında boğulurken bağırıyordum ama artık ışık yoktu, her şey bitmişti. O an son nefesti. Babamı özlemiştim, onun yanına gidip, huzurun, ona sarılacaktım.

“Deniz kokan hayatınız, içinizdeki maviliği siyahlaştırmasın.”
Sağlıcakla Kalın…
