SESSİZCE GEÇEN GÜNLER

Ildırı köyü / İZMİR

2008 / Yaz

Siyahın içinde beyaz bir ışık…

Günler, aylar, yıllar,

Bazen heyecan, bazen üzüntü, bazen sevgi,

Hayat devam ediyor işte,

Bir kelime, bir cümle, bir de hayal gücü,

İşte tam olarak buydu yapmak istediğim,

Zamana karşı direnmek, belki de hayata karşı direnmek, karşı konulmaz bir durumdu benim için,

Kelimeler yazıya dökülürken zamanın değerini o an anlamaya başlamak,

Sayfa da kayan yazıya dikkatle bakarken içimden geçen güzel duygular, yerini bazen hayatın acımazlığına bazen de rüzgarın o sıcak esintisine karşı alışılagelmiş şekilde ilerlerken günler, aylar, yıllar geçip gidiyordu,

Bir de bakmışsınız yeni bir hikaye başlıyor, siz farkında olmadan çok uzaklarda bir yerde sizin adınıza yazılmış bir hikaye.

Sessizce giden bu zaman yolculuğu, sayfalara yazılar döküldükçe devam edebilecek mi bilmiyorum…

Küçücük odamın içinde her yerde kitaplar, küçüklü büyüklü, hikaye, roman, her türden kitap odama sanki sessizce yayılmıştı. Odamda kitaplığım yoktu, okuduğum kitapları bitirdikçe onlardan birer resim yapıyorum. Her biri o kadar enteresan kitaplar ki onları okudukça içinizdeki duygular bambaşka bir hal alıyor. Okuduğunuz ilk sayfadan başlayarak aklınızda kalan en küçük kıvılcımlar kitabın sonuna yaklaştığınızda kafanızda resmin başlangıç şekli oluşmaya başlıyor. Ve bir anda çizmeye başlıyorsunuz, boş sayfalar siz çizdikçe şekilleniyor.

Bu küçücük oda da hayaller o kadar yoğun ki kalem dahi bir saniye yerinde durmuyor. Siz ve ötekiler hepsi bu işte.

Nereden başlıyayım bilmiyorum ki…

Hani derler ya o an ne düşünüyorsan yaz gitsin bende öyle yapacağım.

Onu yazacağım, yazarken bazen korkuyorum ama yine de onun ismi benim için çok önemli. Korkmadan, korkularıma yenik düşmeden beyaz kağıdın üzerine ilk mürekkebi, yavaş yavaş  yağmur damlasının düştüğü o an gibi yazacağım.

Beyke Cerkin

25 yaşında

Yapay Zeka Mühendisi

Aynı zamanda şizofreni hastası.

İlkbahar zamanıydı, evimin  duvarları açık mavi boyayla kaplıydı, içinde 70 yıllardan kalma oturma takımı, duvarda el işçiliğiyle yapılmış yağlı boya, bu tabloyu çok seviyorum. Mavi gökyüzünün altında iki tane birbirinden şirin çocuk buğday tarlasının içinde birbirlerinin ellerinden tutup koşuyorlardı. Gözlerinde ki ışık her yere yayılmıştı. Bu tabloya her baktığımda çok mutlu oluyordum. Sanki o an çocukluğumu yaşıyordum. Evimin her yeri  yıldızlarla doluydu, yıldızları da açık mavi duvarlara ben yapıştırmıştım. Bir de ahşaptan yaptığım kitaplığım vardı. El becerim her halde biraz iyiydi.

 Ağaç görünümün de kitaplık yapmıştım. İşten sonra sahapçıya gider kitapları inceler eskimiş, püskürmüş kitapları alır okurdum. Daire şeklinde ki penceremin tam altında birde gramofonum vardı. Dinlemeyi çok severdim. Eski plaklar  bana  hep geçmişimi hatırlatırdı. Aklıma gelmişken aile büyüklerimden kalma  geçmişin hatırası olan  ahşap sandalyemin yanındaki komidin’in üzerindeki gramofona bir plak yerleştirdim. Plak çalmaya başlarken içimdeki çocuksu duygu beni durduramadı o kadar hoş bir ses kulaklarıma geldi ki hemen o an ayağa kalkarak dans etmeye başladım.

 Dans ederken kendimden geçmişim, müziğin ritmine o heyecanla, hevesle nasıl kaptırdıysam kendimi, hayallere dalıp gitmişim. Bir an elimdeki kahveyi tam yere düşürürken aklıma güzel bir fikir geldi işte o an hayatımın değiştiğini anladım. Ben yapay zeka mühendisiyim, işimde pek iyi sayılmam ama hayal gücüm çok iyidir. Bir kahvenin hayatınızı değiştireceğinizi hayal bile edemezsiniz ama hayat bu her şey olabiliyor.

Kahveyi düşürürken aklıma öyle bir fikir geldi ki küçük bilgi sarayım da çizdiğim şekiller bir anda kafam da şekillenmeye başladı. Şekillerin oluşmasıyla hemen bilgi sarayımın başına geçtim ve çizimlere başladım. O an çok heyecanlanmış ve kendimle gurur duymuştum. Çizime devam ederken, insan beyninin ne kadar enteresan ve sonsuz olduğunu anladım. Çizgilerle bir beyin yaratmak, canlı bir beyin yaratmaktan daha zormuş.

Çizgiler içine bölümleri yerleştirmek, bağlantıları kodlamak, günlerimi, aylarımı, yıllarımı almıştı. Çizimlerin yanında sayfalar dolusu bir de yazı yazıyordum. Boş sayfalar mavi mürekkeple doluyordu. Yazdığım yazılar şekillerle ilgiliydi, tasarım yaparken mutlaka yazı yazmalıydım ancak çizdiğim şekilleri öyle tamamlıyordum. Bazen kafamda ilginç duygular da oluşuyordu, ama çalışırken duygulara asla yer yoktu mantıklı düşünmek gerekiyordu. Her gün aralıksız bir kaç saat çalışıp dışarı çıkıyordum, ha aklıma gelmişken söyliyeyim bir de küçük can dostum köpeğim vardı onu da yanıma alıp mesire alanında yürüyüş yapıyorduk.

Çalıştıktan sonra yürümek çok iyi geliyordu. Size köpeğimin ismini söylemedim, adı, “Gökyüzüydü.” Onu çok seviyordum, tek dostum köpeğimdi, onunla konuşuyor, oynuyor, eğleniyordum. Aynı zamanında işten sonraki stresimi böyle atıyordum. Bir an dalmışım size bir şeyler anlatırken unutmuşum, bilgisarayıma  çizdiğim o önemli şey beyin için de ki kurgusal dünyaydı. Kendi kendine sonsuz bilgiye sahip olan bir beyin. Kendi kararlarını verebilen en önemlisi sevgi, aşk, hoşgörü, karakter yapısını çok iyi analiz eden bir beyindi. Bunun yanında iyi bir insanda olan davranışları bu sanal beyine yüklemiştim.

Nedenine gelince ne kadar çalışkan olursanız olun, iyi bir insan olamadıktan sonra boşa çabaladığınızı zamanla anlarsınız. Bilgisarayıma çizim yaparken ilk başta yaptığım şey buydu. Ve vicdanım çok rahattı. Boş sayfalara yazdığım mavi mürekkep asla siyahlaşmadı. İyi bir insanın düşüncelerini çizgilerle aktarmak beni mutlu etmişti. Aylar , yıllar geçip gitmekte bazen düşüncelerim çalışırken değişikliğe uğruyordu. Nedeni yoktu. Sürekli düşünüyordum.

 Bazen ne yapacağıma karar veremiyordum, bazen de kendi kendime konuşuyordum. Bazen de dengesizce hareketlerim vardı. Belki çalışmak yormuştu beni. Yazılar ve çizgiler birbirine karışmıştı. Ne olduğunun farkında bile değildim, işime devam ediyordum ama yorgunluk üzerimde baskı yapıyordu sanki. Düzgün düşünemiyordum. Yine bir gün “Gökyüzünü” alarak evden çıktım. Yürüyüş yaparken birden aklıma doktora gitmek geldi. Doktora belirtileri anlatınca bende “ Şizofreni” başlangıcı olduğunu söyledi. O kadar üzülmüştüm ki, can dostumda anlamıştı sanki benimle birlikte ağlıyordu.

Gözyaşlarımız sel oldu gitti. Hıçkıra hıçkıra ağlarken kendimi mesire alanında yeşilliklerin içinde buldum. Uzun, yaşlı, eğri büğrü bir çınarın altında oturmaya karar verdim. Hava çok sıcaktı, üzüntüden de olacak ki çok terlemiştim. Alnımdan terler akıyordu. Gölgenin altında biraz oturduktan sonra eve gitmeye karar verdim. Yürürken yine doktorun koyduğu teşhis aklımdan çıkmıyordu ama yapılacak hiç bir şey yoktu. Böyle yaşamaya devam edecektim, devam etmeliydim.

Küçücük evimde bilgisarayımın başında yine çizimlerime devam etmeye karar verdim. Gözlerimde ki kıvılcım çizgilere akıyordu sanki. Klavyedeki harflere her dokunuşta yeni varyasyonlar ortaya çıkıyor, yeni bilgiler ortaya çıktıkça bu beni tatmin ediyordu. Yaptığım iş uzun bir süreçti ve uzun yıllar devam edecekti ama bitirmek için çabalamak pes etmemek gerekiyordu. Ben asla pes etmedim, çok hata yaptım ama yine çalışarak hatalarımı en aza indirmeye çalıştım bu da bende özgüvenimi arttıran yollardan biriydi. Tabi doktorun koyduğu teşhis devam ediyordu. Sizi yıldıran şeyler olduğunda asla yılmamanız gerektiğini bir şeyler yanlış gittiğinde çok çabuk öğreniyorsunuz. Geriye ne kalıyor sadece siz ve değerli yaşamınız.

“ Gökyüzüne baktığınızda mavinin tonu sizi hayata bağlayan en güzel şey “

Sağlıcakla Kalın…