YAKAMOZ

Fındıkpınarı, 1986

Kış mevsiminin güzel günleri…

Gözleri maviydi, küçük gözlerinin içindeki maviliğe baktığınızda geçmiş yaşamındaki size söyleyemediği izler görülebiliyordu. Adı gibi güzel gözleri vardı. Saçları düz ve siyahtı güneşe çıktığında hafif kahverengiye çalan saçlarının rüzgarda dansını seyrederken onun ne hissettiğini anlayabiliyordunuz. Yüzü yuvarlak ve hafif beyaza çalan ten rengi biraz solgundu, elmacık kemiklerini azda olsa belirgin olarak görebiliyordunuz, burnu ince ve küçüktü, Duruşu, konuşması özellikle sesi çok farklıydı. Sizi etkileyen bu ses tonu, onunla konuştuğunuzda sizi rahatlatıyor sanki kişiliğini ele veriyordu.

Akşam sahile gittiğinizde ayın denize ulaştırdığı ışığın altındaki yakamozların parlaklığı gibi gözlerindeki heyecan ve ışık sizin yüreğinizi titretiyordu. Onda ki sıcaklık ve yaptığı davranışlar ve hareketler hayata nasıl bağlandığını gösterirken hiç bir zaman hiç bir şeyden vazgeçmiyordu. Zorluk onun için basitlikti. Zorluk gördüğünde zor bir problemden asla kaçmazdı. Onu yoran gizli kalmış gerçekler vardı, bu gerçekleri hayatın içinde bulacaktı.  Hayatında göremediği ve keşfedemediği bir çok gizli kalmış gerçekleri zamanla kendi kendine yorulmadan, çalışarak bulmaya çalışacaktı.

Onun adı Yakamozdu. Onun ismi ayın beyaz parlaklığıydı, yalnızlığın adını almıştı. Gece’nin karanlığında gökyüzünden inen bir kıvılcımdı.

Yakamoz Eylül

Yaş 24

Baba, Tuğrul Eylül matbaci, Anne Zübeyde Eylül aşçıydı. Yakamozun çok iyi bir ailesi ve birbirleriyle çok iyi anlaşan mutlu sempatik bir aile yapısı vardı. Küçük yaşlarından itibaren çok zorluk çeken bir ailenin en büyük kızı olan Yakamozun bir de küçük erkek kardeşi vardı. Erkek kardeşi genelde babasına yardım ediyormuş. Anne Zübeyde, işleriyle çok meşgul olduğu için kızıyla pek ilgilenememiş.

Yakamoz, matba işlerini sevmeyen biriymiş, en çok sevdiği şey fotoğrafçılıkmış. Çünkü sempatik bir gülüşü varmış  bundan dolayı olacak ki babası ona güzel bir fotoğraf makinesi almış. Yakamoz üniversiteye gitmeden önce hobi olarak fotoğraf çekmeye başlamış, en çok sevdiği şeyler arasında gezi ve gezdiği yerlerin fotoğraflarını çekiyormuş. Yakamoz eski, tarihi yerleri gezmeyi çok seviyor. Fotoğraf makinesini eline aldığı zaman sanki hayalleri gerçeğe dönüştürüyor. Otantik bir yaşantı onun için amaç, bir insan, bir nesne… Doğal yakaladığı bir şeyi zaman kaybetmeden hemen çekmeye başlıyor.

Yakamozun, üniversitede seçtiği bölüm onun hayaliymiş. İnsan fotoğraflarını çok fazla çektiğinden olacak ki tip fakultesini kazanarak goz dokturu bölümünü seçmiş. Üniversite de okurken fotoğrafçılığa devam eden Yakamoz, kendi keşfettiği fotoğraf çekimleri onun okulda sergi açmasına sebep olmuş. Bir gün Ege’nin güzel kasabalarından biri olan Şirince’ye giden Yakamoz orda yakaladığı sıra dışı fotoğrafları onun kendi hazzını yakalamasını sağlamış, kendi kişiliğini burada keşfetmiş. İnsanları, olabildiğince doğal çekmeye ve gözlerindeki o esrarengiz aydınlığı yakalamaya çalışan Yakamoz bir fotoğraf makinesiyle hayatında ki yaşam potansiyelini burada yakalamış.

Üniversiteden sonra da fotoğrafçılığa devam etmiş. Türkiye’nin en ücra köşelerine gidip değişik insan figürlerinin yüzlerinde ki parlak gözlerini merceğe yansıtarak hayatın gerçeğini ortaya çıkarıyor. Gözler onun için bir farkındalık, çektiği fotoğraflardaki gözlere baktığınızda insanların doğumundan yaşamlarının sonlarına kadar olan hayatlarını çekilen karede görebilirsiniz.

Bir fotoğrafa baktığınızda nasıl bir fotoğraf olursa olsun, çeken kişinin kişiliğini o fotoğrafa bakarak anlayabilirsiniz. Yakamoz da duygusal ve biraz da içine kapanık bir kişiliğe sahip olduğu için bunu fotoğraflarına yansıtmış.

Hayatınızı değiştiren anlık olaylar olabilir, bunu siz fark edemezsiniz belki bir anda ortaya çıkacak belki ilerleyen yıllarda kendi potansiyelinizi yakalayabilmeniz için sabırlı olun.

“Objektife yansıyan her kare karakterinizin bir parçasıdır.”

Sağlıcakla Kalın…