Karasu / SAKARYA
1996 / Şubat
İçimi acıtan soğuk havanın yüreğimi yaktığı anlar…

Bir, şubat gecesiydi, gece karanlığında rüzgarın garip uğultusuyla soğuk havanın teninizde oluşturduğu ürperti sanki vücudunuzdan yavaş yavaş akıp gidiyordu. Elimde tuttuğum mavi çantayla ilerliyordum. Çantayı tutarken ellerim tir tir titriyordu. Ayaklarım yürümekten mosmor olmuştu. Az ileride güzel, şirin bir taştan yapılmış, etrafı, çitlerle çevrili, yeşilin ve mavinin bol olduğu bir manzara görünüyordu.

Az ileride bir de eflatun mavisi sarmaşık güllerini andıran iç içe geçmiş ahşap tabureler vardı. Güzel, mavi pencereleri olan kahvenin önünde oyun oynayan çocukların çılgın sesleri sizi maziye götürüyordu. Taburelerde oturan yaşlı, ılımlı insanlar boyunlarını öne eğmiş maziye sanki kilit vurmuş gibiydiler. Hepsi sessiz sakin, insanlardı. Belki havanın mavimsi soğukluğu belki buğulu havanın nemli dokusu onları sessizleştirmişti ama içlerindeki çocuksu duygu hep var olacaktı. Şubat soğuğunda ilerken havanın acımasızlığı bir nebzede olsa azalmıştı. Git gide hava aydınlanmaya başlıyor, karanlığın rengi, kızıla bürünüyordu.

Kasaba’nın en güzel anı bu andı. Gökyüzü sanki size hoş geldiniz diyerek rengini aydınlatmıştı. Bu kasaba da en sevdiğim şey büyük çınar altında kitabımı alıp sandalyemde kahvemi yudumlayarak kitap okumanın zevkini çıkartmaktı. Tabi birde yanınızda bulunan not defteriniz. Sizi hayata bağlayan tek şey. Can yoldaşınız, hayat arkadaşınız, sırdaşınız. İlerken, güzel bir konağın önünde odunları sanki simetrik şekilde yerleştirmiş bir kaç insan görünüyordu. Odunların üzerinden duman tüterken, ellerini ateşe doğru uzatmış bu insanlar havanın garip soğuğuna aldırış etmeden ısınmaya çalışıyorlardı. Bende onlarla birlikte ısınmaya başladım biraz ellerim çok üşümüştü.

Biraz sohbet edip ısındıktan sonra yoluma devam ettim. Annannemin, güzel, topraktan yapılmış o mutevazı evine gelmiştim artık. O artık yoktu biliyorum ama onun o tılsımlı sesi hala kulaklarımdaydı. Kapısına astığı nazarlık hala oradaydı, mavimsi çok güzel bir nazarlıktı. Kapıyı açarken ellerim titremişti, galiba o an duygularıma yenik düşmüştüm ama yine de gözlerimden gelen iki damla yaşı zorda olsa silmeye çalıştım. Kapıyı açtım ve artık eve girme zamanıydı.

Mavi çantamda uzun zaman gezdiğim yerlerde ki notları çıkardım. Bundan önce tabi annemin gaz lambası ışığında güzel bir kahve içmek gibisi yoktu. Kahvenin dumanıyla birlikte etrafa yayılan güzel gül kokularının içinde tuttuğum notları okumaya başladım. Gerçekten bunları yazan ben miydim yoksa başka birimiydi anlam veremedim. Ama içimdeki ses bana bu notların hayatımı değiştireceğini söylüyordu.

Notları okurken göz yaşlarımı tutamadım, yine duygularım beni geçmiş mazilere götürdü. Maziler güzeldi, önemliydi ve hatırlanması kolay olmuyordu. Keşke o anlar tekrar gelse diyordum içimden ama gelmiyordu. Hayat işte böyle bir şeydi, siz ne kadar isteseniz de istedikleriniz bazen olmuyordu. İstemediğiniz şeyler hep karşınıza çıkıyordu. Bu durumda yapacağınız tek şey o anı yaşamak, geleceği düşünmekti. Artık kitabın ilk sayfasına konsantre olabilirdim. Kırık kalemin ucunu mavi tılsımlı mürekkebe batırırken mürekkebin içindeki kıvılcım içimde bir heyecan oluşturmuştu.

Bazen unuttuğum şeylerde oluyordu ama kırık beyaz kalemimi elime aldığımda bana unuttuğum şeyleri tekrar hatırlatıyordu. Evin, sessiz hali beni o an çok etkilemiş olacak ki, bir an elimden kalemim yere düştü. O an başladım beyaz sayfanın derinliğine ilk harfi yazdım. İlk harf “B”ydi. Mürekkep kendiliğinden dökülmeye başlamıştı.
Size biraz da kendimden bahsedeyim;
Ben, 26 yaşındayım
Adım, Asel Ardıl
Tasarımcı ve Yazar

Babam, kasaba da memurdu. Annem ev hanımıydı, evin tek çocuğu bendim. Babam memur olunca birde konsoloslukta çalıştığından bir çok şehir, kasabayı gezme şansım oldu. 9 yaşında başlamıştım bu serüvene, yazları okullar tatile girdiğinde heyecanla babamın bizi geziye götürmesini isterdim. Tabi babamın bir şartı vardı. Derslerim çok iyi olmak zorundaydı. Bunun içinde çok çalışmam gerekiyordu. Öyle de oldu.

Sürekli ders çalıştım ve bunun yanında kitap da okudum, hiç ihmal etmedim. Yalnız kaldığım ve yorulduğum zamanlarda müzik dinler, yüzmeye giderdim. Küçük yaşlarda başladığım bir de not tutma alışkanlığım vardı. Küçük kağıtlara gittiğim, gördüğüm yerlerdeki, insan hayatlarıyla ilgili notlar alırdım. Onların yaşam hikayesi, hayat tarzları, düşünceleri, yedikleri yemeklere kadar bir çok notlarım oldu.
Aynı zamanda bir çok kişiyle tanışma fırsatımda olmuştu. Hayatımı değiştiren bu geziler, benim hayat felsefem oldu ve öyle de devam etti. Hayatınızı değiştiren bir çok unsur vardır, siz istemeseniz de sizi yönlendiren bu tuhaf güç sizi alıp içine çekiyor. Hayatınız bu aşamadan sonra hep aynı doğrultuda devam ediyor. Ben Asel Ardıl, ismimin anlamı gibi içimde yanan ateş git gide çoğalarak devam ediyor. Geziler, öyküler, ailem ve ben, her şeyin birleşimi benim içimde yanan ateşi körüklemiş sanki.

Rüzgarın gücü dahi bu içimdeki heeycanı alıp götüremez. Ben 9 yaşımda başladım bu serüvene ve hala devam ediyorum. Belki başarma hırsı belki beni zorlayan başka sebepler beni yazar yaptı. Ama şunu iyi biliyorum ki her insan bir birbirine benzer hayatlar yaşıyor. Önemli olan bu hayatı anlamlandırmak, maviliğin içinde mutluluk aramak gibi bir şeye olmalı hayatınız. Şu an 26 yaşındayım, annannemin mutevazı evinde sessiz sedasız yazılarıma devam ediyorum ve onu özlüyorum. Kırık beyaz kalem elimdeydi şimdi hatırladım,“B” harfinde kalmıştım. Bir an dalmışım. Yazmaya kaldığımız yerden devam edelim.

Bakıyorsun ama ne aradığını bilmiyorsun, aynı benim gibisin… senden belki hoşlanıyorum belki seni çok seviyorum!!!
Yazıya böyle başlamak bence güzel olurdu.
Siz ne düşünürdünüz bilmiyorum ama şunu unutmayın, sevgi içinizde bir yerde.

“İçinizdeki yanan ateşi, körüklemek veya söndürmek size kalmış, seçiminizi kendiniz yapın”
Sağlıcakla Kalın…
